🏷️ Gündem

Bizim burada ne işimiz var? haberiyle ilgili en güncel gelişmeleri, sıcak haber başlıklarını ve derinlemesine incelemeleri burada bulabilirsiniz. Türkiye ve dünya gündemini meşgul eden bu son dakika gelişmesi, günün en çok konuşulan ve dikkatle takip edilen konuları arasında ilk sıralarda yer alıyor. Toplumsal, siyasi veya sosyal hayatı doğrudan etkileme potansiyeline sahip olan bu olay, uzmanlar ve kamuoyu tarafından farklı pencerelerden değerlendiriliyor.

Bizim burada ne işimiz var? Detayları

Mussolini, 9 Kasım 1926’da kendisine yapılan bir saldırıyı bahane ederek olağanüstü hal yasalarını uygulamaya koydu ve ilk iş olarak da muhaliflere gözdağı verdi. Antonio Gramsci, parlamenter dokunulmazlığı olmasına rağmen diğer komünistlerle birlikte tutuklandı. Davada faşist rejiminin savcısı Michele Isgro, “Bu beynin çalışmasını yirmi yıl süreyle durdurmalıyız!” diyerek maksadını ortaya koydu. Böylelikle faşizm bütün İtalya’ya kök salacak; Gramsci’nin tezleri havaya uçacaktı. Ama onun çok uzun süren cezaevi günlerinde beyninin işlemesi durmadı. Tam otuz iki parçadan oluşan, bugün hâlâ devlet ve hegemonya özelinde yararlandığımız “Hapishane Defterleri” böyle böyle oluştu. Yapıtına da şöyle bir not düşmüştü: “Öyle sanıyorum ki insanlık tarihinde, son nefesine dek kendi yetileri ile amansız yazgı arasında, çalışmak, öğrenmek ve savaşmak isteyen insan ile onu yavaş yavaş yitirip tüketen kaba güç arasında böylesine acıklı bir savaş örneği yoktur.” Düşünsel planda dünya tarihinden el alarak sınıfsız bir dünya özlemiyle yanıp tutuşan, çağdaş köleliğe sistemli bir biçimde başkaldıran Aydınlanmacıları örnek gösteriyordu. Bitmeyen, nefes nefese, soluksuz bir mücadeleydi bu.

Türkiye ölçeğine bakıldığında ise Gramsci’nin bu sözlerini aratan gerçek bir aydın katliamı yaşandı. Her biri deyim yerindeyse hastalık bulaşmış hayvanlar gibi itlaf edildi. Yok edilemeyenler ise demir parmaklıklar ardına atıldı. Tüketilmek istenen onların düşünceleriydi. Hatta öyle bir hale geldi ki süreç içinde “cezaevi okulu”na dönüştü her şey. İbrahim Balaban’ın ressamlığa, Orhan Kemal’in şiirden öykü yazarlığına geçişi büyük yazarlar çağına kapı araladı. Cezaevi yaratıcılığın perçinlendiği bir yere dönüştü. Nitekim çevirmen-yazar Osman Akınhay, bir sosyal medya paylaşımında çevirmenlik macerasına nasıl girdiğini şöyle anlatmıştı: “Yıl 1982, Mamak’ta hapisteyim. Ali Asker ile altlı üstlü ranzadayız. Kendi kendime İngilizce çalışıyorum. Alan Paton’un ‘Cry the beloved country’i gözüme kestirdim. Bir deftere çeviriyorum: O/bu/şu tarlasına döndü. Beğenmedim, kapattım unuttum. Hüküm giyince Çanakkale’ye sevk edildim, İngilizce okumayı sürdürdüm. 86 oldu, Öner Yağcı bir yazı masasında daktilo ile roman yazıyordu. Onu çok kıskanıyordum. Ben de daktilo getirttim. Ama ne yazacağım? Roman yok, öykü yok. Belki çeviri yaparım dedim.”

Cezaevinde en kötü koşullara karşın bir yazı masasına sahip olmak söz söylemeyi belirgin kılarak iktidar alanı açmak; bir anlamda devletin otoritesine karşı yeni bir hamlede bulunmaktır. Nitekim Öner Yağcı o yazı masasına ve daktiloya sahip olmak adına cezaevi yöntemine kıyasıya savaş açmıştı. Yazarın sorumluluğunun başladığı en biricik yer yaşamın savunulmasıydı. Demir parmaklıkların ardından Arif Damar’dan Hasan İzzettin Dinamo’ya, Rıfat Ilgaz’dan Sabahattin Ali’ye, Ataol Behramoğlu’ndan A. Kadir’e, Sevgi Soysal’dan Behçet Aysan’a uzanan geniş bir yelpazede yaşanan kötü günlerin ağırlığı beyaz kâğıtlara taşınırken hep sihirli sözcük umut oldu. Geçtiğimiz günlerde gazeteci Furkan Karabay’ın Tekin Yayınları’ndan ilk öykü kitabı, “Bizim Burada Ne İşimiz Var?”ı okurken aynı sözcük benimle dolandı durdu.

Salt bir cezaevi güncesi değil Furkan’ın kitabı. Cezaevinin karamsarlığından sıyrılarak iyiliği ararken anları bize olanca ironisiyle yansıtıyor. Uzun uzun betimlemeler yerine durumu yansıtıyor. İnce ince işliyor her bir kısa anlatımı. Nesnelerden kapalı mekânda aydınlık bir dünya kuruyor ilkin. Cortazar’ın, “Roman puan toplayarak, öykü nakavtla kazanır” sözüne bağlı kalarak finalde golünü atıyor. Karabay’ın, içeriden çıkma düşüncesi hep zihninde bir yerde duruyor. Öyle ya, hazin de olsa “Hapishane burası, çıkarsın, ya ölü ya diri…” Bunu bile okurun içini eze eze yazarken bir yerde de gülümsetmeyi başarıyor. En can alıcı nokta da çatışma noktalarının iç içe geçmesi. Özlemle kavuşma, ağlama ile gülümseme, özgürlük ve tutsaklık… Kolay değil yazınsal dilde bunu başarmak.

Furkan cezaevi koşullarında bile özgürlüğüne düşkün. Bu nedenle bizim alışkın olduğumuz cezaevi edebiyatındaki mazlumluk çizgisinin dışında. Mazlumluk eylemsizliği getirir. Oysa o hep isyankâr, savaşçı… İnatla gülümsetmeye çalışması da buradan geliyor. Zaman zaman tanıdık isimler kapımızı çalıyor kitapta; Ekrem İmamoğlu, Selçuk Kozağaçlı, Tayfun Kahraman, Ahmet Özer gibi. “Gofret” öyküsünde IŞİD’li bir mahkûmla gofret yemesinin izleri var. Çünkü insan olduğunu her yerde hatırlatmak zorundasın, yazarken bile. Ve geride altın yaldızlı kâğıt parçaları kalıyor çikolata bulaşmış bir yerlerine…

Furkan, edebiyatımıza hoş geldin. Şimdi dışarıdaki karanlığı öyküleme başarını göstermeni bekliyoruz. Yazarlığın toplumsal tarihle böyle bir bağlantısı var işte! 

Türk futbol endüstrisinin en köklü çınarlarından biri olan Fenerbahçe, 2000-2026 yıllarını kapsayan çeyrek asırlık süreçte, yönetsel anlamda bir istikrar yakalamasına karşın bu avantajını saha içine aktaramadığı için beklenen sportif başarının gerisinde kalmıştır.

Gelişmeler öyle gösteriyor ki Saray görevlisi Kemal Kılıçdaroğlu’nun tek işlevi CHP’yi ikiye bölmek değil, bile bile tarihe gömmek.

AKP, iktidarının ilk yıllarında içeride ve dışarıda meşruiyetini sağlamlaştırmak, devlet kurumları içindeki etkinliğini artırmak için değişiklik yasalarını şu cümleyle getiriyordu: AB böyle istiyor!

Şeytana pabucunu ters giydirme oyunlarında, acımasızlık ile kalitesizlik yarışlarında sınır tanımamakla, bu saatten sonra kazanabileceklerini sanıyorlarsa sonuçta en çok kendi sonlarına doğru yürümekte olduklarını hâlâ göremiyor olabilirler mi?

Bir zamanlar hak, hukuk, adalet için yürüyüş yapan eski CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Türkiye’de onlarca yıldır haksızlık, hukuksuzluk ve adaletsizlik uygulayan AKP hükümeti ile işbirliği yapmaya devam ediyor.

İtalyancası “ragione di stato”, Fransızcası “raison d’état”, Almancası “Staatsräson” ve İngilizcesi “Reason of State” olan kavram Türkçeye genelde “hikmeti hükümet” diye çevrilir.

Emperyalist projenin, Türkiye’yi, stratejik potansiyelinin bir ulus olarak dağılma sürecine kadar kullanmak olduğu yetkili ağızlarca birçok kez söylendi.
Yaşadığımız budur.


Mussolini, 9 Kasım 1926’da kendisine yapılan bir saldırıyı bahane ederek olağanüstü hal yasalarını uygulamaya koydu ve ilk iş olarak da muhaliflere gözdağı verdi.

Aile dostumuz değerli yazar Mehmet Eroğlu, Belleğin Kış Uykusu adlı romanında, “Edebiyat, bize yaşamadığımız, yaşayamadığımız ya da yaşayıp farkına varmadığımız hayatlar hediye eder,” der.

Anayasa Mahkemesi’nin yoksulluk nafakasına ilişkin düzenlemeyi iptal etmesiyle birlikte nafaka tartışmaları yeniden gündeme geldi.

Başkan Ertuğrul Doğan’ın “Geçtiğimiz sezon için taraftarlarımızdan özür diliyoruz” söylemi çok yürekten olmalı ki ilk önce Beşiktaş’tan kiralanan ve Trabzonspor’da başarılı bir sezon geçiren Muçi’nin bonservisinin alınmasıyla takımın yeniden yapılanması çalışmalarına erken başlandı.

Mussolini, 9 Kasım 1926’da kendisine yapılan bir saldırıyı bahane ederek olağanüstü hal yasalarını uygulamaya koydu ve ilk iş olarak da muhaliflere gözdağı verdi.

İtalyan yazar Luigi Pirandello’nun simgesel eserlerinden biri olan IV. Henry’de gerçeklik ve yalana dair unsurlar arka arkaya sıralanarak eğlenceli bir komedi çıkar ortaya.

Dino Buzzati’nin “Tatar Çölü” romanında, askeri okuldan yeni mezun Teğmen Giovanni Drago, bir sonbahar sabahı ilk görev yeri olan ve Kuzey Krallığı’nın sınırında bulunan Bastiani Kalesi’ne gider.

Jose Saramago’nun “Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş” romanında günlerden bir gün ülkenin birinde ölüm, insanlardan can alma görevinden bir süreliğine vazgeçer.

Çok kıymetli gazeteci-yazar Adnan Gerger ağabeyimin geçtiğimiz günlerde gazetemizin yayınlarından “Önce Cumhuriyet” kitabı çıktı.

Ülkemizde maden ocağı ile ilintili ilk öykü Nahit Sırrı Örik’in 1929 yılında yayımlanan “Kırmızı ve Siyah” adındaki öykü kitabında yer alır.

Son dakika Kapsamında Yaşanan Gelişmenin Etkileri

Meydana gelen bu kritik gelişme, sadece bugünün gündemini belirlemekle kalmıyor, aynı zamanda önümüzdeki dönemin stratejik kararları üzerinde de güçlü bir etki yaratıyor. Son dakika kategorisinde yayınlanan diğer detaylı analizlerde de sıklıkla vurgulandığı üzere, bu tür dönüm noktaları toplumun farklı kesimlerinde çeşitli ve kalıcı yansımalar bulmaktadır.

Neler Oluyor platformu olarak, süreci en ince ayrıntısına kadar yakından takip ediyor, güncel veriler ve yetkili ağızlardan yapılan açıklamalar ulaştıkça haberimizi anlık olarak güncelleyerek sizlere en doğru bilgiyi sunmaya devam ediyoruz.

Sıkça Sorulan Sorular (SSS)

❓ Bizim burada ne işimiz var? haberi hakkında güncel gelişmeler nelerdir?

Bu gelişme, Son dakika alanında derin yankı bulmuştur. En son detaylar, resmi kurum ve güvenilir ajans raporları doğrultusunda sitemizde anlık olarak güncellenmeye devam edecektir.

❓ Buna benzer diğer haberleri nereden takip edebilirim?

Sitemizdeki Son dakika kategorisini ziyaret ederek günün diğer sıcak gelişmelerine ve en son uzman analizlerine anında ulaşabilirsiniz.

❓ İçeriğin güvenilirliği ve hazırlayan kaynak kimdir?

Haber metni, uzman editör admin tarafından ajans ve veri akışları üzerinden derlenerek tarafsızlıkla oluşturulmuştur.